Koruluk
Külük, elindeki eski bıçakla çevredeki çalıları kesip biriktiriyor, bir ipe bağlayarak sürükleyerek daha ileriye gidiyordu. Bu çalıları küçük demetler halinde bağlayıp süpürge yapacaklardı. Bir bağlam da komşusu Ulya Nene’ye verecekti; yaşlı, güçsüz bir kadındı ve evinde tek başına yaşıyordu. Geri kalanını ise satacaktı. Bu süpürge çalılarını iki üç yıldır mevsimi geldiğinde toplar, bağlar sonra da satardı.
İşte şurada bir çalı daha gözüne ilişti. İyi çalı vardı bu yıl. Sevinçten yerinde duramıyordu, en az üç dört gün daha gelirdi buralara. Akşam hepsini ayıracak saplarını yontacaktı bu dikenli bitkilerin, sonra da keten iplerle bağlayacaktı. Kapıların önünü temizlemekte bire birdi bu sırsıl çalılar. Kullanırken, kuruyup yaprakları döküldükten sonra daha kullanışlı oluyorlardı. Avullarında hemen herkeste bulunurdu bunlardan. İşte bu, çalkı (*süpürge) yapma işi, Külük’ün yazın en büyük uğraşını oluşturuyordu, çünkü para kazanıyordu.
O gün akşama kadar çalı kesti. Sonra oturup çantasından çıkardığı kavuttan yedi. İleride kendiliğinden oluşmuş bir gelincik tarlası vardı, içi siyah beneklerle süslü al bir örtüye benzeyen engin bir kilim gibiydi. Tarlanın içine girerek koşmaya başladı, narin ve nazik zarsı gelincik yaprakları koparak, esintiyle birlikte havalanıyorlardı. Gelinciklerin aralarına yayılmış olan karahindibaların kömeçlerinden etrafa dağılıp uçuşmaya başlayan ve kapçıklarını taşıyan havlı tüyler de dönenerek düşsel bir dünyanın içine çekiyordu çocuğu. Deli gibi koşturup duruyordu tarlanın içerisinde, sonra yorulup kendisini çiçeklerin arasına attı. Tepesinin üzerinde gökyüzünün ocağı tüm dünyayı ısıtıyordu, bu ocak gitgide kızışacaktı bir iki ay içerisinde ve tüm bu tarlaları yakıp kavuracaktı; sapsarı kesilecekti buraları. Sonra şu görünen kavak ağaçlarının o yumuşacık yün gibi pamuksu tüyleri saçılacaktı her yana. Biriktirir topak topak tepe gibi yığar yakarlardı o tüyleri, birden parlayıverip sonra sönerdi. İleride uçları topuzlu uzun kırbaçlar gibi sığırkuyrukları bitmişti tarlanın kıyısında. Daha ötedeki tozlu yolun yanındaysa öbek öbek dikenli kangallar çiçek açmıştı. “Biraz dinleneyim de hele, soyar yerim,” dedi kendi kendine. Kangalı çok severdi ama fazla yedi mi dokunurdu. Yan dönüp ellerini başının altına aldı, gözleri ağır ağır kapandı. Uyuya kaldı.
Gözlerini açtığında, hava çoktan kararmıştı. Göz kapaklarını kırpıştırarak etrafına bakındı, nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir düşün içerisine mi uyanmıştı, anlayamıyordu. Sonra anımsadı, gelincik tarlasındaydı. Ayağa kalktı, tarladan çıkıp çalılarını buldu, biraz ileride yerde duran bıçağı karanlıkta, sapsarı bir baklava tepsisine benzettiği ayın ışığıyla birlikte parlıyordu. Ama şu an tam dolunay değildi, ince bir hilal kadar eksikti bir yanından. Bıçağı alıp beline bağladı. Çalıların ucundaki ipten tutup bileğine doladı ve sürüklemeye başladı, dağların arasındaki bir aşıttan geçip ardındaki koruluğun içerisinde bir süre yürümesi gerekecekti. Ondan sonra da biraz ilerdeki tahta köprüyü geçip, toprak yolda ilerleyecekti. Bayağı uzundu yani gideceği mesafe. Babası merak edip, çoktan telaşa düşmüş olmalıydı, güzel bir azar işitecekti, eğer dayak yemezse ona şükürdü. Telaşa kapıldı, bir an önce eve varmalıydı, ama bu telaş onun hayrına olmayacaktı.
Dağ beline yaklaştığında soluk soluğaydı ama durmaması gerekiyordu, bir sel yatağının içine inip oradan yürüyerek tırmanmaya başladı burası biraz daha alçaktaydı ve zaman kazanması gerekiyordu. Beli aşıp bayırdan aşağıya inerken arkası üzerine düştü, biraz kaydı; sonra ayağını bir taşa yaslayarak kendisini durdurdu ve yeniden ayağa kalkarak hızını frenleyip kesmeye çalışarak aşağıya kadar indi, arkasından toz kaldırarak. İçinde küçük çakıl taşları bulunan hafif kumlu bir toprağı vardı burasının.
Koruluğun yanına geldiğinde elindeki çalıları kurumuş bir akağın içine bıraktı; yarın gelip alacaktı, şu anda tez davranması gerekiyordu. Ağaçların arasına girip koşmaya başladı, canı çıkana kadar koştu, kafasın bir önüne eğiyor, bir yukarıya kaldırıyor ama durmadan koşuyordu. Soluk soluğa durdu, ellerini dizlerine koyup başını öne eğip gözlerini kapadı, derin derin solumaya başladı, ciğerleri yerinden sökülecek gibiydi. Gözlerini açtığında birden sırtına bir soğukluk yürüdü. Ayağının altındaki, her zaman kendisini takip ettiği yolak yoktu. Yol kaybolmuştu. Doğrulup etrafına bakındı, sağa sola koşturdu ama yolu bulamıyordu. Kaybolmuştu. Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Sürekli gelip gittiği bir yerdi burası, anlayamıyordu bir türlü. Ağaçların arasında çıldırmış gibi koşup duruyor; zihninin denetimi elinden çıkıyor, doğru düşünme yeteneğini yitiriyor, sükunetini muhafaza edemiyordu. Sol elini yumruk yapıp, kolunu deli gibi titretmeye, sallamaya başladı. Sallayıp duruyordu öylece ara vermeden, ne yaptığının farkında bile değildi. Sonra durdu, ağlamaya başladı, ne yapacağını şaşırmıştı. Gidip bir ağacın dibine büzülüp oturdu, orada öylece bekledi ne kadar olduğunu bile fark etmeden.
Koruluğun içinden gelen bir uğultu duydu. Kafasını kaldırdı, bir kadın çığlığını andıran ses yaklaşıyordu; titremeye başladı, korkudan ne yapacağını bilemez bir vaziyette. Aklı artık farklı bir boyuta geçmiş orada yüzüyordu. Ellerini yere yaslamış ve toprağı avuçluyor, ayaklarıyla da kendisini arkasındaki ağaca doğru itiyordu, sanki daha geriye kaçmak istiyormuşçasına. Ağaçların arasında birisi koşturuyordu, saydam beyaz bir giysi bir görünüp kayboluyordu. Ağzı açılmış, kenarlarından tükürüğü sızıyordu çocuğun. Kendisinin titreyerek tuhaf bir hırıltı çıkaran soluğunun sesini duyuyor, tüm vücudu kasılıyordu. Rüzgarla birlikte bir şey dolanıyordu koruluğun içinde ve o ağlıyordu. Tuhaf bir ağlama sesi kendisininkine karışmaya başlıyordu ötelerden işitilen. Birisi ağlıyordu. Ses kimindi? Yaprakları hışırdayan ağaçların mı, rüzgarın mı? Yoksa yankılanıp geriye dönen kendi sesi miydi bu? Gitgide yaklaşıyordu, ama birden değil, kedinin fareyle oynadığı gibi uzaklaşıp geri dönerek… Çılgına çeviriyordu çocuğu. Yavaş yavaş…
Külük’ün bacakları kasılıyor, yumruklarını sıkıyor, tırnakları avuçlarına batıyordu; soğuk bir ter boşalıyordu sırtından aşağıya doğru. Birden ayağa kalktı arkasını dönüp koşmaya başladı, ağaçların arasında bütün reflekslerini kullanarak koşuyordu, yarışmalarda engellere çarpmadan koşturulan bir at gibi hiçbirisine çarpmadan ilerliyordu ama bir yere kadar başarabilecekti bunu. Sonra bir ağaca kafasını çarparak geriye doğru yığıldı, gözlerinin önü karardı. Kafasının içi uğuldayarak dönüyor, sarsılıyordu. Kendinden geçecek gibi oldu ama bayılmadı yine de. Zonklayan başına elini attı, sıcak bir şeye değdi; geri çekip baktığında, avucunda kan gördü. Kendi kanını. İçi gevşedi, kolları boşaldı, bacaklarının bağı çözüldü, dizleri tutmaz oldu. Ama arkasından yaklaşan varlığı yeniden hissettiğinde kendisini zorlayarak ayağa kalktı. Fakat takati kesilmişti, birkaç adım atıp başka bir ağaca yaslandı. Hissediyordu, ama geriye dönmeye korkuyordu.
Elleri gibi tüm bedeni de gibi titreyerek yavaşça döndü.
Kollarını arkaya atarak ağaca tutunmaya çalıştı, o sırada arkadan omzuna soğuk bir şey değdi. Aslında bir ağaç dalıydı bu ama öyle olduğunu o anda bilecek, anlayacak durumda değildi artık; neyin ne olduğunu birbirinden ayırt edemiyordu. Yüreği yerinden oynadı, bu kez biraz öncekinin aksi istikamette koşmaya başladı yeniden. Biraz sonra bir ağaca yeniden yaslanmış, yüzünü ağacın soğuk ve sert kabuğuna bastırmış bekliyordu. Artık tüm gücü tükenmişti; çaresizdi, dizleri üzerine çöktü. Arkasındaki çığlıklar dönenerek yaklaşıyordu ve biraz sonra soğuk bir soluk duyumsadı sırtında ve ensesinde. Tam arkasında soluyordu.
Tırnaklarını ağacın o sert kabuğuna geçirdi. Geçirdi. Canı yanıyordu, ama o acıyı bile duymuyordu.
…
O gece yarısına kadar bekleyip de çocuklarının dönmediğini gören ailesi, birkaç komşularını yataklarından kaldırarak, birlikte aramaya çıktılar. Gidebileceği tüm evleri, arkadaşlarının ailelerini uyandırıyorlar, bakmadık yer bırakmıyorlardı ama bir türlü bulamıyorlardı. O gece ve ertesi gün, hiç uyumadan ikindi vaktine kadar çalı kestiği yerleri aradılar, gidip geldiği yollara bakındılar ama bir türlü izine rastlayamadılar. En sonunda sakladığı çalıları akakta gördü birisi, koruluğa kadar gelmişti anlaşılan. Artık bundan sonrasına bakacaklardı, ağaçlık araziyi bütünüyle taradılar. Baştan sona, bir uçtan diğer uca…
Çocuğu bulan kişi bağırarak koruluğa dağılmış olan herkesi etrafına topladı, adam donakalmıştı, sadece bağırıyordu gelmeleri için durduğu yerde. Yanına yaklaşırken oğlunu gören babası yığılıp kaldı. Bağırmak istedi ama ağzından en ufak bir ses bile duyulmadı, çığlığı içine gömülerek orada yiterken yüreğine taş gibi oturdu. Artık Dünya onun için, içinde küçücük bir taş parçası gibi içinde durduğu uzay boşluğu kadar boş bir yer olmuştu. Zihni de o boşluğa gömülüyor ve yok oluyordu.
Çocuk bütün ağacı tırmalamış, tırnaklarının izi çıkmıştı ağacın kapkara gövdesinin üzerinde. İzler derindi, öyle ki, o kara kabuğun üzerinden altındaki yarı canlı kısma kadar iniyor, sapsarı soymuklar görünüyordu. Ve izler tırnaklarının arasından akmış olan kan lekeleriyle kaplıydı. Dizlerinin üzerine çökmüş olan zavallı çocuğun tırnakları hala ağaca geçmiş bir vaziyetteydi ve başı önüne düşmüştü. Sırtından çıkmış olan ter bembeyaz lekeler oluşturmuştu giysisinin üzerinde.
Birisi cesaretini toplayıp yaklaşarak inceledikten sonra, geriye dönerek;
– Ölmüş. Varacağı yer Uçmağ (*Cennet) olsun, dedi.
*
Komutanın bile içinin ürperdiği yüzünden okunuyordu, sanki damarlarındaki kan çekilmişti. Artık o gece sabaha kadar kimsenin uyuyamayacağını düşündü Kayas. Gerçekten de bu sohbet beklediğinden daha verimli olmuştu. Herkes o ürkünün verdiği güçle ayıkmıştı. Kayas askerlere bağırdı;
– Hadi bakalım, bu korku size yeter. Uyumak yok.